Teknolojiye İnandım de, Sonra İçinde Kaybol

0
122

“TEKNOLOJİYE İNANDIM DE, SONRA İÇİNDE KAYBOL!”

Sözlerimiz de, söyleyeceklerimiz de etki gücünü yitirmiş…

Şimdilerde artık camiilerde cemaati,

Konferans salonlarında davetlileri,

Evlerde âile fertlerini,

Cadde ve sokaklarda özellikle ve öncelikle genç nesli,

Sosyal dünyada hemen herkesi…

Ticâret devlerinin ürettiği ellerimizdeki akıllı (!) telefonlarımız yönetiyor…

Belki bunları üretenler, bize “hayatımızı kolaylaştırsın diye” sundular ama;

Biz aklımızı dahi teknolojinin emrine kiraya vererek bizi esîr almasına göz yumduk, kendimize acımadık…

Kur’an’da buyurulur:

“O hâlde, emrolunduğun gibi dosdoğru ol!…” (Hûd, 11/112) 

Ebû Amr’ın, Süfyân b. Abdillah (R.a.)’den rivâyet ettiği bir sözünde der ki; Ben Rasûlullah sallallahu aleyhi ve sellem’e ‘Ey Allâh’ın Resulü! Bana İslam ile ilgili öyle bir söz söyle ki onu senden başkasına sormayayım’ dedim, o da cevaben şöyle buyurdu:

‘Allâh’a iman ettim’ de! Sonra da dosdoğru ol!’ (Müslim)

Emrolunduğumuz istikâmette dosdoğru olmak gereğini biz yanlış anlamışız belli ki…

Biz, yönlendirildiğimiz gibi teknolojik ve teknokolik olduk, kurtulamıyoruz…

Bizler bu mesajı; “TEKNOLOJİYE İNANDIM DE, SONRA İÇİNDE KAYBOL!” biçiminde anlamış olmalıyız ki, bugünki hâlimiz bunu ızhâr ediyor…

Kronik bir hastalık bu, ne söylense havada kalıyor, insanın şifâ semtine uğramıyor bile…

Hayırlı bir iş olduğunu düşündüğünüz bir program, bir dâvet, bir kongre için organize oluyorsunuz meselâ…

Yüzlerce, binlerce lira masraf ediyorsunuz, davetler gönderiyorsunuz, insanları bir araya getirip bir konferans, bir seminer, bir oturum düzenliyorsunuz faraza…

Daha koltuklar dolmadan, “olmazsa olmazımız olan hayat oyuncağı telefonlarımız” ellerimizde, oturumumuzu yönetiyor!

Sahnedeki konuşsun, çırpınsın dursun, dikkatinizi çekmek için sunumlar yapsın, görseller sunsun, tiyatro çevirsin vs. fark etmez, sizin dünyanız başka çünkü ve siz o dünyada mutlusunuz!

“Ey iman edenler! Cuma günü namaza çağırıldığı (ezan okunduğu) zaman, hemen Allah’ı anmaya koşun ve alış verişi bırakın. Eğer bilmiş olsanız elbette bu, sizin için daha hayırlıdır.” (Cuma, 62/9) buyuruluyor meselâ…

İşi-gücü, alışverişi bırakıp câmiye koştuk değil mi? Veya bir şekilde yetiştik işte…Allâh’ı anacağız hem de..!

Hatip minberde ve sanki bilumûm cemaat internette! Başlar öne eğik, beden camide, ruhlar sanal âlemde gezinmede…

Belli bir yaş gurubunu tenzîh ediyoruz, lâkin kendisinden aksiyon ve hizmet beklenen genç nesil genelde böyle…

Ötekileştirmediğimiz öteki; ya anlamıyor, ya eli titriyor kullanamıyor, ya gözleri tam farketmiyor mahcup olmamak için uğraşmıyor, ya da -kısmen de olsa teknolojiye karşı olanlar var- o nedenle kullanmıyor, hatta içten içe kızıyor…

Evde, cümle âile efrâdı bir araya gelmişiz, konuşacak, hatır sorup hâlleşeceğiz, helâlleşeceğiz ama nerede? Sanki herkes birbirinden bıkmış, zoraki bir araya gelmişiz gibi elimizdeki telefona asılmış, doyumsuzca onunla konuşmaktayız!

Sokaklar mı? Orasını îzâha hâcet var mı? Herkes, her şeyi görüyor..!

Kırmızı ışıkta geçerken (!) telefonla konuşan mı dersiniz, caddede yürürken dünya ile irtibâtını kesmiş, kulağından sarkan kablolarla müziğin dibini bulanlar mı?

“Acabâ, dünyada aldıkları nefes, bunların umurunda mı?” Diye kafanızda sorgulamıyor değilsiniz…

Acı ama, böyle… Ne söylesek nâfile, ne yapsak boş, çünkü dijital dünya pek hoş!

Bu çağın “âmentü” sü bu arkadaş..!

“Îmân” denen hayat kaynağı da onu gerektiriyor zaten ancak, keşke Rabbimizin bizden istediği biçimde olsaydı ve kesintisiz…

Bir an bile ondan bîgâne kalamadığımız… Onsuz soluksuz kalacağımıza inandığımız…

Havada uçan da, karada koşan da, ormanda kaçan da, su üstünde yüzen de internetle meşgûl…

Balık tutan da, sürüsünü güden de, ibâdet eden de, etmeyen de, yatıp uyuyan da,  yorgun düşüp kalan da…

Somali’de, Arakan’da, Sûriye’de evi barkı başına yıkılan, aç-susuz ve sefîl kalan da, “internetsiz olmaz” diyor…

Hayatlarını örnek aldığımız, imânlarına ve îmânda sebâtlarına imrendiğimiz, tadı kitaplarda yazılı kalan ve her konuşmamızda gururla anlattığımız dün ki nesil, bugün bizi görse, teknolojiye olan îmânımıza vallâhi gıpta ederdi kuşkusuz…

Eleştiren – eleştirmeyen, kullanan – kullanmayan, seven – sevmeyen, tadında kullanan – sömürü dünyası gibi gören, ben/sen/o, biz/siz/onlar hepimiz…

Uzaktaki, yakındaki, açlıkla yerinen, toklukla övünen, açıkta kalan, evine kapanıp dünyayla bağını koparan, adı sosyal olup ta icrâ ettiği fonksiyonla sosyal hayatı dumûra uğratan, herkesin herşeyi bulduğu ancak huzûru bulamadığı internet…

Bizim, aklımızı başımıza devşirmeye vesîle olacak şey nedir bilemiyorum ancak, bir ilâhî ses sarıyor bütün rûhumu:

“Kulakları sağır eden o ses geldiğinde, İşte o gün kişi kardeşinden, kaçar. Annesinden, babasından, Eşinden ve çocuklarından… O gün, herkesin kendine yetip artacak bir derdi vardır!” (Abese, 80/33-37)

Bildiğimiz ve inandığımız hakîkat şu ki;

Îmân esaslarımızı yeniden gözden geçirmedikçe, doğru prensiplere yeniden ve şüphesiz bir inançla sarılmadıkça, işe önce kendimizden başlamadıkça, tebliğin, tebyînin, irşâdın, vaazın, kürsünün dilini, usûlünü, üslûbunu değiştirmedikçe, gerçek dertlerimizi gerçekten ve samîmi olarak dert edinmedikçe, en yakınımızdan başlayarak en uzağımıza doğru neslimizin elinden, eteğinden tutmadıkça, helâlinden kazanıp, helâlinden yemedikçe ve sâir haramları helâl gibi telâkkî edip hunhârca kullandıkça, elimize/dilimize/belimize sâhip olmadıkça bizi kimse dinlemeyecek..!

Nush ile uslanmayacaksak bizi kim etmeli tekdîr,

Tekdîrden anlamayacaksak hâlimiz nice kötektir?


Şeref İŞLEYEN

29.06.2019 Cumartesi

www.serefisleyen.com


CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here