‘Rûhun Merkezi’

0
417

Geçen haftaki yazımızda ‘hayatın merkezi’ mesabesinde olan kalblere doğru bir yolculuk yapmaya girişmiş ve “kirlerden arınmış” bir “kalb-i selim”i Rabbimize sunabilmenin gayreti içerisinde olup olmadığımızı sorgulamıştık.

Bugün de aynı yazının devamı mahiyetinde olan bir takım hakikatlere yer vermeye çalışarak bu konuda bir ufuk çizgisi belirlemeye çalışacağız.

Rahmet Peygamberi (s.a.v); “Dikkat edin, vücutta bir et parçası vardır. Eğer o iyi olursa, bütün vücut iyi olur; şayet o bozuk olursa, bütün vücud bozulur. İşte o kalb’tir.”(Buhari-Müslim) buyurmaktadır.

Kalb derken anatominin konusu olan ve vücudumuza kan pompalayan biyolojik bir organdan bahsetmiyoruz şüphesiz. Amacımız hem ‘takva’ ya hem de ‘günah’ a açık, insanda rahmani ve şeytani güçlerin muharebe alanı olan kalbtir.

İlahi vahyin insanla buluşma noktası olan kalb; takvanın, sevginin, ,imtihanın ve itminanın yeri olduğu gibi; şirkin, kinin, kirin, öfke ve hasedin ve her türden günah hastalığının da yeri ve yatağıdır.

Vehimlerden ve hevâ ve heveslerden arındırıldığı sürece hakikatı yansıtan bir ayna görevi görür kalbimiz. O yüzden hedefimize kalbi koyduk.

Ruhun merkezi kalbtir ve insanda gerçek bilginin kaynağını teşkil eder. Kalbe nüfuz etmeyen her his geçici bir hevestir, behîmî arzulardır. O da en cani varlıklarda bile var olan şeydir.

Kalbten bahsederken “takvâ”yı es geçmek olurmu hiç? Hz. Peygamber (s.a.v) ‘takva’dan bahsederken; “İslam alenîdir, iman ise kalbtedir.(mübarek kalbini işaret buyurarak) Takva işte burada, takvâ burada, takvâ burada!”(Ahmed b. Hanbel-Müsned) buyurmak suretiyle hayatın merkezine, yaşantının merkezine, kulluğun merkezine… Hülasa; Allah korkusunun merkezine kalbi koymuştur.

Kalbin en hakiki dostu ve kuvvet kaynağı olan “takva” nasıl olmalı diye soracak olursak; eğer bir söz, fiil ya da sükûtun bizi Allah’a yaklaştıracağını ya da bizi O’ndan uzaklaştıracağını hatırlar ve ona göre davranırsak işte tam da “takva” nın başındayız demektir.

Allah (c.c) tarafından insanın ‘muhatap alınan’ yönünü temsil eden kalb, aynı zamanda bir hak ve hakikat pusulasıdır ki; Hz. Resûl-i Kibriya (s.a.v) : “Allah sizin kalıbınıza ve suretlerinize değil, kalblerinizin temizliğine bakar” Riyazü’s Salihin, 627 buyurur. Rabbimiz Allah Azze ve Celle örneğin kurban keserken; “Kestiğiniz kurbanların ne etleri ne de kanları Allah’a ulaşacak değildir. Fakat O’na ulaşacak olan ancak sizin takvânızdır” Hacc S.A: 37 buyurarak takvanın kıymetine işaret eder.

Allah’ın nazargâhı kalbtir, eğer kulu tarafından satılmamış, kiraya verilmemiş ya da işgal edilmemişse… Evet, bu böyledir. Kalblerimizde yer eden onca ‘herc-ü merc’ arasında Rabbimize sunabilecek temiz bir kalbimiz ve takvamız var ise eğer, problem yoktur. Allah’ın adı anılınca kalblerimiz ürperiyor mu? İnsan kalbindeki iman ile mü’mindir, kafasındaki malumatlar yığını ile değil. İmanı tarif ederken “dil ile ikrar, kalb ile tasdik” deriz. Daha da ötesinde imana kuvvet kazandıracak “salih amel” vardır, imanın tarifinde…

Evet, insan için kalb ne büyük bir sermaye ve ne güzel bir imkândır. Zira o sermayeyi bize lütfeden Allah’tır (c.c).  Kıymetini,  ‘O’nun azametini’ esas alarak düşünmek lazım.

Toplum olarak bizler idollere (ün-para ve güç gibi dünyanın fani heveslerine) tapınmayı kalblerimize soktuk ve kendi varlığımızı, onları elde etmeye adadıysak kokuşma ve çürümemiz kaçınılmazdır. Cahilî tortulardan, geleneksel tabulardan, modern ikonlardan, izm’lerden arındırılmamış bir kalb (yürek) Kur’an mesajını taşıyamaz.

Rabbimizin kıblesine kalblerimizle yönelip, takvamızla O’nun sevgisine mazhar olmaya çalışmalı ve kirlenme ile arınma arasında bizim kalbimiz nerede duruyor sorgusunu yeniden yaparak kalbimize sahip çıkmalıyız. Henüz hayatta ve yaşıyor halde iken, kalblerimizin ölmesine ve öldürülmesine ilgisiz kalamaz, rıza gösteremeyiz. En acımasız cinayetler, kalblerin ölümüyle başlar. Bilmeliyiz ki bugün Televizyon ekranlarında izlediğimiz ya da işittiğimiz ve “âh-u vâh ederek içimizi burktuğumuz” en vahşi, acımasız cinayetler, zulümler, haksızlık ve hayâsızlıklar “kalblerin ölümü” nedeniyledir.

Eğer bu gün yaşanan acılara karşı ‘acı’ duyabiliyor, dişlerimizi sıkıp içimizi burkutabiliyorsak, iki damla gözlerimizden yaş akıtabiliyorsak, iştahımız kaçıyor ve iki lokma az yiyebiliyorsak ya da iki çift laf edip “vah bize, vahlar bize” diye dövünebiliyorsak…

Kalbimizde hâlâ hayat alameti var demektir, hâlâ kararmayan bir yerler var demektir, hâlâ umuda dair bir köşe vardır ve biz orayı harekete geçirmek için çırpınmalı, dövünmeliyiz. Acınacak halimizi, başkalarına acıyarak ve başkalarına gösteri yaparak örtmemeliyiz. Artık “kıyl-u kâl” anlamında sözler sarf etmeyi bırakıp ‘öz’ e dönmeliyiz.

Zira benim hala umudum var. Öyleyse onurlu, şuurlu, kalbi (yüreği) ve takvâsı olan bir hayat için haydi Bismillah!

Satırlarımıza Rabbimizin sözleriyle son verelim:

Allah, sözün en güzelini; âyetleri, (güzellikte) birbirine benzeyen ve (hükümleri, öğütleri, kıssaları) tekrarlanan bir kitap olarak indirmiştir. Rablerinden korkanların derileri (vücutları) ondan dolayı gerginleşir. Sonra derileri de (vücutları da) kalpleri de Allah’ın zikrine karşı yumuşar. İşte bu Kur’an Allah’ın hidayet rehberidir. Onunla dilediğini doğru yola iletir. Allah, kimi saptırırsa artık onun için hiçbir yol gösterici yoktur.” Zümer S.A:23

21.02.2014


Dosyayı PDF olarak indirmek için TIKLAYIN… Ruhun Merkezi

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here