“Kur’ân Yeter mi, Yetmez mi?”

1
236

“Kur’ân Yeter mi, Yetmez mi?”

Elbette yeter, şeksiz gümânsız yeter, kusursuz yeter! Şüphen mi var? Yetsin diye gönderdi Allâh (c.c.) ancak, Kur’ân âyetleriyle polemiğe gireceğin yerde gerçekten onu bütüncül mânâda anlamaya çalışsan ve samimi olsan mesele kalmayacak ta, hakîkat öyle değil.

“Biz bu Kitab’ı sana sırf hakkında ihtilafa düştükleri şeyi insanlara açıklayasın ve iman eden bir topluma da hidayet ve rahmet olsun diye indirdik.” (Nahl, 16/64)

“Hayır, Rabbine andolsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nîsâ, 4/65)

Sözde Kur’an savunucuları imiş gibi, “Kur’an yetmez mi” diye soru soruyorlar. Siz “yetmez” derseniz, kendilerince sizi Allâh’ın kelâmına dil uzatmakla ithâm edip haklı çıkacaklarını zannediyorlar. “Evet, yeter!” derseniz yine haklı çıkmış sizi alt etmiş havalarına bürünüyorlar…

İyi tamam da, Kur’ân’ın kendisi zaten yeterli olup olmadığı konusunda bize açıklama yapıyor. Bizi devamlı Rasûle yönlendiriyor. Bunu anlamak için de “ona sorun” diyor. Hükmüne, koyduğu harama, verdiği karara itaat edilmesini emrediyor. Tam aksine hiçbir yerinde “Resulü terkedin, anladığınız gibi din çıkarın, istediğiniz gibi yorumlayın” demiyor.

O halde… Sadece Kur’an diyenler aslında Kur’an’a ihânet ediyor…

Çünkü herkes Kur’ân’ın meâline bakıp kendi nâkıs aklıyla ve hissiyâtıyla çıkardığı yorumu din zannederse, milyonlarca farklı İslam anlayışı ortaya çıkacaktır. İşte müsteşrik oryantalistlerin istediği de tam olarak budur. Esâsen Kur’an her defasında, “Rasûle/Peygambere müracaat edin!” der.

“Hayır, Rabbine and olsun ki aralarında çıkan anlaşmazlık hususunda seni hakem kılıp sonra da verdiğin hükümden dolayı, içlerinde hiçbir sıkıntı duymaksızın (onu) tam manasıyla kabullenmedikçe iman etmiş olmazlar.” (Nîsâ, 65)

“Münafıklara, “Allâh’ın indirdiğine ve Peygambere gelin” dendiği zaman onların senden büsbütün uzaklaştıklarını görürsün.” (Nîsâ, 61)

“(Onları) Apaçık deliller ve kitaplarla (gönderdik). Sana da zikri (Kur’an’ı) indirdik ki, insanlara kendileri için indirileni açıklayasın ve onlar da iyice düşünsünler, diye.” (Nahl, 44)

“Aralarında hüküm vermesi için Allah’a ve Resulüne davet edildiklerinde, mü’minlerin sözü ancak ‘işittik ve itaat ettik’ demeleridir. İşte asıl bunlar kurtuluşa erenlerdir.” (Nûr, 51)

“Allah ve Resulü bir işe hüküm verdiği zaman, inanmış bir erkek ve kadına o işi kendi isteklerine göre seçme hakkı yoktur. Her kim Allah ve Resulüne karşı gelirse, apaçık bir sapıklığa düşmüş olur.” (Ahzâb, 36) Ne anlatmaktadır bu mübârek âyetler?

Mâdem Rasûl’ün beyânı olmadan, Kur’ân tek başına size hüküm kaynağı olarak yetiyor, şu yukarıdaki âyet niye; “Allah ve Rasûlü bir işe hüküm verdiği zaman…” diyor?

“Resul size neyi verdiyse onu alın, size ne yasakladıysa ondan da sakının, Allah’tan korkun. Çünkü Allah’ın azabı çetindir.” (Haşr, 7)

“Kim Rasûl’e itaat ederse gerçekte Allah’a itaat etmiş olur…” (Nîsâ, 80)

“Allah’a ve Rasûlüne itaat edin ki merhamet olunasınız” (Al-i İmran, 132)

“Allah’a ve Rasûl’üne itaat edin ve birbirinizle çekişmeyin. Sonra gevşersiniz ve gücünüz, devletiniz elden gider. Sabırlı olun. Çünkü Allah sabredenlerle beraberdir.” (Enfâl, 46)

“Ey iman edenler! Allah’a ve Resûlüne itaat edin ve işitir olduğunuz halde ondan yüz çevirmeyin.” (Enfâl, 20)

“Kur’an yeter” diyenler, (böyle derken kalplerinde fitne barındıranlar) Allah’a dün de savaş açtılar, bugün de savaş açanların ekmeğine yağ sürüyor, çanağını yalıyorlar!

Gerçekten, samîmi olarak söylediğinize inanıyorsanız, Rasûl’e gelin. Onun sözlerine kulak verin. Kendinizi Rasûl’ün yerine koyarak, ondan gelen her açıklamaya “bâtıl, uydurulmuş, hurâfe, (itibarsızlaştırarak) rivâyet” deyip üzerine gölge düşürmeyin, kendi nâkıs aklınızın ve nefsinizin size öğütlediği sözlerinizi onun sözlerinin üzerine çıkarmayın. Allah’tan korkun!

Yeryüzünde söylenmedik söz, tartışılmamış mesele mi kalmış? Bu dediklerinizi, dîninin, dâvâsının çilesini çekmiş İslâm ulemâsı zaten tartışmış ve kabul görmediği için çöp sepetine atmış…

Kur’an, kıyamete kadar hükmü geçerli olan bir kitap olduğuna göre, Allâh’ın Rasulü için de âyetlerde “kendisine itaat edin” diye emredilen hükümleri kıyamete kadar geçerlidir. Rasûlün hadis ve sünetine karşı çıkmak, devre dışı bırakmak bu hakikate aykırıdır.

Allah (c.c.); Rasûlünden bahsederken “itaatte de, isyanda da” onun adını kendi Lafzâ-i Celâl’inden ayırmadığı halde ayırmak, Allah’ın verdiği yetkileri yok saymak Kur’ân’a ve Allâh’a karşı savaş açmaktır…

Lâf cambazlığı ile Hakk’ın savunuculuğunu yapıyormuş gibi kendinizi lanse edip, “bize Kur’an yeter” sloganına eleştiri yöneltenlere “uydurulmuş dinin mensupları” diyemezsiniz..!

Hangi bir mü’min ve Müslim kimse, “kifâyetlik” bakımından “bize Kur’an yetmez, sadece Kur’an yetmez” diye bir cümle kurabilir ki?

Sıffîn Vakasında Muâviye taraftarlarının Amr b. el-Âs tarafından, “Aramızda Allâh’ın Kitâbı hakem olsun!” diyerek Hz. Ali’nin meşrû hilâfetine karşılık, Kur’an sahifelerini mızraklarının ucuna asmalarından ve bu davranışlarıyla haksız konumdayken haklı bir pozisyon devşirmek istemekten ne farkı var?

Ki, bu sözle Şam ordusunun askerleri bunun bir harp hîlesi olduğunu anlamamış, “hadi, Allâh’ın sözünün etrâfında birleşelim” diyerek haksızlıkta birleşmiş, pek acıklı tabloların yaşanmasına sebebiyet vermişlerdi.

Net olup, net konuşmak lazım. Kişinin Allâh’ın dinini yaşamaya gücü yetmiyor, şer’î hükümlere riâyet işine gelmiyorsa, meşrû daire içerisinde Kur’ân ve sünnet çizgisinde sorumlu bir hayat sürdürmek zor geliyorsa, bunu anlamak mümkündür. Kimse bu hâlinden dolayı kınanmaz, karalanmaz. İmtihân dünyasıdır. Her sîne bu ağır yükün vebâlini çekemeyebilir. İşte şu mübârek âyetlerden bu durumu anlamak mümkündür:

“Biz emaneti, göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, (sorumluluğundan) korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.” (Ahzâb, 33/72)

“Sabır ve namaz ile Allah’tan yardım isteyin. Şüphesiz o (sabır ve namaz), Allah’a saygıdan kalbi ürperenler dışında herkese zor ve ağır gelen bir görevdir.” (Bakârâ, 2/45)

“Ey örtünüp bürünen! (Resûlüm!) Gece (ya) biraz (uyumanın) dışında kalk (ibadet et); (ya da) yarısında (kalk), ister o (yarısı)ndan biraz eksilt, ister onu (biraz) artır. Kur’an’ı da tertîl ile oku. Doğrusu biz senin üzerine (sorumluluğu) ağır bir söz (olan Kur’an’ı) vahyedip bırakacağız.” (Müzzemmil, 5)

 Şimdi her fırsatta; “…Allah, aklını kullanmayanların üzerine pislik yağdırır!” (Yûnus, 100) âyet-i celîlesini kılıç gibi; bilip bilmeden, künhüne vâkıf olmadan, anlayıp dinlemeden dilinize dolayıp, “uydurulmuş din mensupları” diye lanse ettiklerinize karşı kullanamazsınız! Sizin bakışınıza göre öyle olabilir. Biz de kalkıp “uydurulmuş söylem mensupları” dersek haksızlık etmiş sayılmayız. Bunları anlamak istemez, aklınızı kullanmaz, aklını kullanıp dinini anlamaya ve yaşamaya çalışan ne kadar hizmet erbâbı varsa onları karalamaya, itibarsızlaştırmaya, toplum nazarında değersizleştirmeye çalışırsanız, bilmelisiniz ki Allâh (c.c.) asıl sizin üzerinize pislik yağdıracaktır…

Hakîkat şu ki biz Kur’ân’ı, Rasûlümüzün eliyle, diliyle, niyetiyle, fehmiyle (anlayışıyla), sözüyle, eylemiyle okumak, anlamak, anlatmak ve yaşamak istiyoruz.

Meselelere onun bakışı ve onun duruşuyla yaklaşmak istiyoruz. Bundan; “bize Kur’an yetmez, sâdece Kur’an yetmez” anlamı çıkarılıyorsa, bu büyük bir tezâttır. Kur’an önce Rasûlullâh’a ve onun birlikte yaşadığı dönem arkadaşlarına indi. İnen âyetlerin canlı şahitleri idi sahâbe ve Rasûl (s.a.v)… Hz. Aişe’nin tarifiyle; “onun ahlâkı Kur’an idi, canlı, yürüyen Kur’an” idi. Elbette her sözümüzde onu anacak, onun getirdiğine vurgu yapacak, onun sözlerini ön plana çıkaracağız.

Bu dînin ağır fakat şerefli yükünü, sorumluluğunu ilkin o temiz nesil yüklendi, Rasûl’ün dizinin dibinde eğitimlerini aldılar, bir sözüyle kılıçlarını kuşandılar, bir sözüyle ölümüne biât ettiler. Rasûlün canlı Kur’an rehberliğine şâhitlik ettiler. Yarı yolda bırakıp, arkalarını dönüp kaçmadılar. Şimdiki müslümanlar gibi kafaları karışık değildi. Binlerce felsefe kitapları, sosyoloji kitapları okuyup ta sonunda dinsiz olup çıkmıyorlardı. Ciltler dolusu kitaplar yazarak mukaddesâta sövmüyor, sövdürmüyorlardı. Her telden ve her kafadan ayrı bir ses çıkmıyordu. Klavye başında ictihâd edip ahkâm kesmiyorlardı. Kılı kırk yararcasna emeklerle ve zahmetlerle, günlerce açlık, susuzluk ve sefâlete katlanıyor, bir hadisi doğru aktarmak ve nesillere sağlam/güvenilir bir söz bırakmak için çırpınıyorlardı. Ömer Hayyam’ın;

Bir elde kadeh, bir elde Kur’ân,

Bir helâldir işimiz bir harâm,

Şu yarım yamalak dünyada,

Ne tam kâfiriz, ne tam Müslüman! dediği gibi değillerdi.

“Sadece Kur’an yeter” demek, herkesin Kur’an’ı kendi anlayış ve yorumuna havale etmek demek olur ki, müslüman sayısınca farklı görüş ortaya çıkar. Bu söz, “bâtıl bir anlamı, hâk bir ifâde tarzı ile haklı göstermeye çalışmak” tan başka bir şey değildir.

“Sâdece Kur’ân Yeter” hak sözün arkasına sığınarak bâtıl bir hayat yaşayanlar, sosyal medya ortamlarında cirit atıyorlar..! Ne kadar laik, demokrat, kemalist, sosyalist, feminist, deist, faşist… bilmem ne “ist” varsa, bu sözün arkasına sığınmış, İslâm’a, islâmın mukaddesâtına, İslâm âlimlerine, Allâh’ın velî kullarına kin ve nefret kusuyorlar…

Allâh’ın âyetlerini, “Allâh’ın hadisleri” diye hadîs-i şerîf deyiminin yüklendiği misyonu izale etmek/yok saymak için- lanse edeceksin, işine gelen yerde, “Rasûl hadislerin yazılmasını istemedi” deyip ismine bile kıl olduğun başka bir hadisi örnek gösterecek, savunma yapacaksın, işine gelmediği yerde; “hadisler rivayettir, sıhhati belli değildir. Arasına isrâiliyyat çok karışmıştır, Allâh’ın sözü varken hadise ne gerek vardır, Buhâri yalancıdır(!), Müslim sahîh değildir (!), Ebû Hureyre İslâmın Pavlus’udur (!)” gibi uyduruk sözlerle etrâfında taraftar toplamaya çalışacaksın..!

1400 küsûr yıldan bu yana sürüp gelen bir rivâyet zinciri var. Elbette eksiği var, fazlası var. Eğrisi var, doğrusu var. Taraflısı var, tarafsızı var. Bizler bunu anlamak ve tesbit etmek için araştırır, çok çalışır, ince eler sık dokuruz, hak olanı ortaya çıkarmaya çalışırız, bu ayrı…

Ama “Rivâyet Kültürü” yaftasıyla büsbütün, ne var ne yok dilimize geldiği gibi insaf ölçüleri olmadan tuttuğumuzu atamayız.

Her işittiğimiz sözü, anlaşılması gibi değil, anlamak istediğimiz gibi eğip bükersek, kıyıda- köşede itibar görmemiş, kıyasıya tartışılmış, eleştirilmiş hatta reddedilmiş ne kadar mesele varsa onları gündem yapıp üzerinden reyting elde etmeye kalkışırsak, bunda asla samimiyet ve iyi niyet aramayız.

Böylelikle, dini/inancı konusunda zâten alabildiğine zayıflamış ve izzetini kaybetmiş bir toplumu hakikate götüremez, içlerine sadece din düşmanlığı, kin ve nefret aşılarız ki, müsteşrik oryantalizmin, batı menşeli din anlayışının emeli de budur zaten. Böylelikle varacağımız nokta, kuru bir kısır döngüdür.

Çağımızın son zamanlarda popülerlik kazanan yeni fitnesi “İslâmofobi” kavramı sadece batılı milletlerde değil, artık bizim insanımızın nezdinde de yıkıcı ve yıpratıcı hükmünü icra etmeye başlamıştır maalesef…

Siz çok akıllısınız, Kur’ân’a toz kondurmuyorsunuz da, ömrünü Kur’an ilimlerine vakfetmiş, Kur’an öğretmeye adamış, bu yolda ciltler dolusu kitapları okuyup bir merhale kazanmış insanlar mı akılsız? Sizin gibi akledemiyorlar demek ki… Kur’an onlara yetmediği için mi okumuşlar onca kitabı..?

Gelin görün ki, bugün bu savaşı veren yığınların sözlerinin kaynağı internettir, Google’dır, YouTube’tur. Hazindir ki, akıllarındaki dînî bilgilerini/kültürünü internet kaynaklarından öğrenmişler ve bu yolla kıyasıya bir itiraz mücâdelesine girişmişlerdir. Kafalarında, dillerinde ne bilgi varsa bu kaynaklardan edinmişlerdir. “Rivâyet Kültürü” diyerek “uydurulmuş din” edebiyatı yapanların –kime ait olduğu hiçbir netlik ifâde etmeyen, gelişigüzel- kaynaklarına bakınız, sözlerinin hakikatlerinin ne olduğuna ona göre karar veriniz. Sözlerinizle kendinizi yalanlıyor, kendi ayağınıza/kafanıza kurşun sıkıyorsunuz farkında bile değilsiniz.

30-40-50-60 yıl önce adını nüfus defterine kaydeden ve kendisine taşıdığı kimlik belgesini veren, ama hiç tanımadığı bir nüfus memurunun kendisiyle alakalı kayıtlara geçirdiği bilgilerine itimat edip sahip çıkıyor, savunuyor ve bir ömür o bilgileri inanıp muhafaza ediyor, “işte ben buyum” diyor da; yüzlerce, binlerce insanın şehâdetiyle, adâletiyle, emânetiyle, emek ve çabasıyla kendisine ulaşmış olan Kur’an ve sünnet mîrâsını bırakanlara itimat etmiyor, uyduruk diyor. Bu bilgileri de müsteşrik, oryantalist akımların başını çeken bir takım ne idüğü belirsiz batılıların kaynaklarından ediniyor! Aklınıza şaşarım sizin… Ne denir ki; “Allah insaf ve iz’ân versin” demekten başka…

Geçmişe, ecdâda, İslâm ulemâsına, tarihe, rivâyet kaynaklarına sövmek, ötekileştirmek, intikam alır gibi yazıp çizmek ilim değildir, bilim değildir, irfân değildir, hele hikmet hiç değildir. Bu bahçe kuraktır, meyvesi yoktur, kıraçtır, suyu yoktur. Bu yolda vallâhi hayır yoktur.

Önce eleştirecek haklı malzemen olsun, sonra sözünü söyle yoksa az ötede oyna lütfen…

Diyanet, ehl-i sünnet dini(!) ne çalışıyormuş… Ne yapsa dedikodu, eleştiri, sövgü… Ne yapsın Diyanet? Ehl-i dalâletin, ehl-i hiyânetin, ehl-i hevânın dinine mi çalışsın? Doluya koysan olmuyor, boşa koysan dolmuyor… Demek “indirilmiş dini” anlayabilmemiz için illâ da Goldziher’in kitaplarını okuyarak Kur’an meâli yazmamız lâzım…

Bindörtyüz küsûr yıllık islâm tarihini, mukaddesatını, rivâyet silsilesini suçlayıp “uyduruk” lukla yaftalayacağına, yüreğin yetiyorsa, hadi bir de sana dilini unutturan, dinini bozduran, düzenini, hukûkunu değiştirttiren yüz yıllık geçmişine de iki kelâm laf-söz et!

Kendini; “Kur’an mü’mini”, “Sadece Allah’a kul olduğu için özgür olan adam”, “Bize Kur’an Yeter”, “Tek kaynak Kur’an, başkasını tanımam” diye internetten, sosyal medyadan reklâm etmen kolay… Hadi tanıma da göreyim, hadi konuş, hadi eleştir!

Müslümanlık ne çile çekiyorsa, kendini müslüman zanneden, kendi fikir ve düşüncesinden başka fikir kabullenmeyen, kendini hakîkat aynasında görüp başka fikirleri hurâfe gibi gören müslümanlardan çekiyor…

Allâh (c.c.) her şeyin en doğrusunu, mükemmelini elbette en iyi bilendir.

Ne diyelim… Sözlerin en güzeli, mutlak doğrusu, tartışmasız en üstünü Rabbimizin vahyinden:

“(Kuşkusuz) Allah, hiç kimseye gücünün üstünde bir şey yüklemez. (Herkesin) kazandığı (iyilik) lehine ve işlediği (kötülük) ise aleyhinedir! Rabbimiz, eğer unuttuk veya hata yaptıysak, bizi hesaba çekme! Rabbimiz, bizden öncekilere yüklediğin gibi, bize de ağır bir yük yükleme! Rabbimiz, gücümüzün yetmeyeceğini bize taşıtma. Bizi affet, bizi bağışla ve bize merhamet et. Sen bizim Mevlâmızsın. Kâfir topluma karşı bize yardım et!” (Bakârâ, 286)

Âmîn.


Şeref İŞLEYEN

30 Mart 2019 Cumartesi

www.serefisleyen.com


1 YORUM

  1. Bunlar “Biz bir kavme Peygamber göndermedikçe helak etmeyiz” buyuran Rabbimize tabiri caizse, Peygambere ne gerek var, diyebilecek kadar densizleşen bir pozisyon almışlar… Üzülüyorum

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here