Emânet Ehline Verilmeli

0
483

“Emânet Ehline Verilmeli..!”

Küçücük bir arabaya bile binsek ve âilemizle birlikte bir yolculuğa çıksak, trafik polisi durdurur ve haklı olarak, “sürücü ehliyetimizin olup olmadığını” sorar…

Ehliyetimiz yoksa eğer, “ailemizin hayatını riske atamayız veya karşıdan gelene zarar vermeyelim” diye bizi trafikten men eder.

Bir aracı sürebilmek için; ehliyet kursuna gidecek, imtihanlara girecek, bedelini ödeyecek, istenen puanı alacağız ki, sonra gidip şoför mahalline oturabilelim.

Terzi dükkânı açmak için terzilik belgesi isterler. Vatandaşın kumaşına zarar vermemeliyiz çünkü.

Okul müdürü olmak için yüksekokul bitirecek, birkaç yıl müdür muâvinliği yapacak sonra müdür olabileceğiz…

Tıp fakültesini bitirmeden kimseyi doktor yapmıyorlar. Milletin sağlığıyla oynatmazlar zîra.

Hastahâneye “baştabip” olmak için hasta olmaya gerek olmadığı gibi, hasta birini veya hasta yakınlarından birini de baştabip seçmezler, seçerlerse hata ederler.

İmam hatip lisesini bitirmeyeni imam-müezzin, ilâhiyât fakültesini bitirmeyeni müftü, KPSS’yi geçmeyeni memur yapmıyorlar…

Filan semtte oturan medyumu / üfürükçüyü falanca tıp fakültesine dekan yapmıyorlar, sihirbazı ya da falcıyı meteoroloji müdürü yapmazlar.

Sarhoş birini “âkil adam” tayin etmek ne kadar akıldışı bir davranış ise, “câhil bir adamı” ilim-irfân kapısının müdürü yapmak ta öylece bir akıl tutulmasıdır.

Sadece, “memlekette demokrasi var, oylama yapılsın” der ve ehliyet kriterlerine dikkat etmeden tercih yaparsak, okuma yazması olmayan birini meclis başkanı yapabileceğimiz gibi, bakan ya da pilotta yapabiliriz. Buna demokrasiye göre kimsenin de itirazı olmaması gerektir.

Ama hakikat öyle değildir..!

Allah (c.c.) Nîsâ Sûresi 58. Âyette; “Muhakkak Allâh size, emânetleri ehline vermenizi, hükmettiğiniz zaman âdâletle hükmetmenizi emreder. Allâh bununla size ne güzel öğüt veriyor. Muhakkak Allâh, hakkıyla işiten ve görendir.” Buyurarak düzgün davranışın yolunu gösteriyor.

Allâh’ın dinine en uzak görünenler bile “ülkeye Hz. Ömer’in adâletini getireceğiz” gibi iddiâ ve söylemlerle yola çıkmışlar…

“Yalandan kim ölmüş” demişler. Sık sıkabildiğin kadar… Nasıl olsa her malın bir alıcısı olduğu gibi, her sözün de bir sahiplenicisi ve savunucusu var.

Bu durum demokrasilerde böyle… Sınırsız özgürlük, sınırsız kötülük demektir. Yalancılık, dolandırıcılık, kandırıcılık, aldatmak, avutmak, algılarla oynayıp yanlış yollara yönlendirmek islâmın nizâmında meşrû ve mukadder değil.

Mevlânâ hz. leri anlatıyor;

“Tilkiyi tavukların kümesine müdür yapmışlar.

Kümesten her gün bir tavuk eksiliyormuş.

Sahibi bir gün sormuş:

  • ‘Ya Hû! Bu tavuklara ne oluyor böyle, her gün bir tane eksiliyor?’

Cevap vermişler:

  • ‘Ne olacak, müdür çalıyor..!’

Temsilinde olduğu ve görüldüğü gibi…

İşler ehline verilmeli, gerçek ehil olanlar işbaşına gelinceye kadar, ehven olan dâimâ tercih edilmeli ki İstiklâl şâirimiz merhûm Mehmed Âkif’in;

Hayâ sıyrılmış, inmiş: Öyle yüzsüzlük ki her yerde…

Ne çirkin yüzler örtermiş meğer bir incecik perde!

Vefâ yok, ahde hürmet hiç, emânet lâfz-ı bî-medlûl;

Yalan râic, hıyânet mültezem her yerde, hak meçhûl.

Yürekler merhametsiz, duygular süflî, emeller hâr;

Nazarlardan taşan ma’nâ ibâdullâhı istihkâr.

Beyinler ürperir, yâ Rab, ne korkunç inkılâb olmuş:

Ne din kalmış, ne îman; din harâb, îman türâb olmuş!

Mefâhir kaynasın gitsin de, vicdanlar kesilsin lâl…

Bu izmihlâl-i ahlâkî yürürken, durmaz istiklâl!

Mısralarını derîn bir ızdırâp gibi terennüm edip durmayalım.

Aksi takdirde şâirin;

……………………………

Çok tel kırılır sîne-i kânûn-u cihânda,

Nâ-ehline mızrâb-ı tasarruf verilince.

(Ziya Paşa)

dediği gibi olur.


22.06.2018

CEVAP VER

Please enter your comment!
Please enter your name here