Câmi ve İlim

0
49

CÂMİ VE İLİM


Rabbimiz Kitâb-ı Kerîm’inde buyurur:

“Allah’ın mescitlerini ancak Allah’a ve ahiret gününe iman eden, namazı dosdoğru kılan, zekâtı veren ve Allah’tan başkasından korkmayan kimseler imar eder. İşte doğru yola ermişlerden olmaları umulanlar bunlardır.” {Tevbe, 9/18}

“Allah’ın mescidlerinde O’nun adının anılmasına engel olan ve onların harap olmasına çalışandan daha zalim kim vardır! Aslında bunların oralara ancak korkarak girmeleri gerekir. (Başka türlü girmeye hakları yoktur.) Bunlar için dünyada rezillik, ahirette de büyük azap vardır.” {Bakârâ, 2/114}

“Mescidler şüphesiz Allah’ındır. O halde, Allah ile birlikte kimseye yalvarmayın (ve kulluk etmeyin).” {Cin, 72/18}

“Ey Âdem oğulları! Her secde edişinizde güzel elbiselerinizi giyin; yiyin, için, fakat israf etmeyin; çünkü Allah israf edenleri sevmez.” {Âraf, 7/31}

Literatürümüzde câmi; toplayan, toplanılan yer demek… Camiler ise; Müslümanların muayyen vakitlerde toplandıkları, Allah’a ibadeti cemaat halinde icra etikleri, yepyeni insanlarla/Müslümanlarla tanışıp kaynaştıkları, kardeş oldukları, önemli meseleleri istişare ettikleri… pek önemli mekânlardır.

Kâbe-i Muazzama’nın yeryüzündeki “olmazsa olmaz” şûbeleri hükmünde olan câmi ve mescidler mü’minlere; Rabblerinin huzuruna çıkmanın, huzurda kıyâma durmanın, alınları secdeye koymanın ve duâ etmenin hazzını yaşatır.

Faraza, “bir islam beldesinde ne olmazsa olmaz?” gibi bir suâle verilecek cevap elbette, “camiler ve mescidler” olacaktır/olmalıdır. Sezai Karakoç’un ifadesiyle; “Câmi, mihrabıyla bir ibâdetgâh, minberiyle toplum ve devlet, kürsüsüyle de bir okuldur.”

İslam tarihinde Mescid-i Nebevî bir ibadethane, bir dershane, bir karargâh, aynı zamanda bir devlet başkanının sarayına benzeyen bir yerdi işlev olarak… Burada alınan kararlar ve verilen hükümler, İslam coğrafyasının birçok bölgesine ulaşırdı.

Câmi ve mescidler, icra ettikleri fonksiyon itibariyle sadece namaz kılınan yerler değil; gençlerin, çocukların, her yaştan Müslüman erkek ve kadınların eğitildiği, devlet işlerinin görüşüldüğü, dışarıdan gelen misafirlerin ağırlandığı… ihtiyaç evleridir.

Hülâsâ camiler; dînî ve dünyevî, meşru olan bütün işlerin müşavere edildiği, Allâh’a kulluğun topluca, ümmet ve cemaat bilinciyle Allâh’a arz edildiği mübârek mekânlardır. Özü itibariyle, uyanışın, dirilişin, silkelenişin ve şuurlanmanın merkezleridir.

İslamın medeniyet tarihinde her hayırlı hareket, camiler ve o camilerde görev yapan hoca efendiler aracılığıyla başlamıştır. İnanç birliğinin merkezi sayılan camiler, Müslüman fertleri birbirleriyle tanıştırıp kaynaştıran, kıyâmın, cehd ve gayretin misyonunu üstlenen güven mekânlarıdır. Hakk’a davetin en güvenilir yerleridir. Tevhîdin ve vahdetin sesi önce camilerden yükselir, gönüllere şifâ orada aranır, ibâdetlerin feyzi orada alınır. Bu manaya sadâkatle; bugün mâbedlerimizin bekçileri ve temsilcileri konumundaki imam hatip ve müezzin kayyımlarımız bu rûh ve anlayışa uygun hareket etmek borcundadırlar.

Devletin okullarında veya özel okullarda çocuklar ve gençler eğitim ve öğretime tabi tutulur, iş ve meslek sahibi olmaları için yönlendirilir. Camiler ise, 7’den 77’ye her yaştan insanın mânevî eğitimden geçtiği, dünya işlerine ara verilip, ahiret hazırlığının görüldüğü, kalb kasvetinin giderildiği huzur adresleridir.

Her devirde olduğu gibi bu zamanda da, fiziki bina olarak yeterli zenginliğe sahip camilerimiz, cemaat yönüyle öksüzdür. Binalar inşâ etmeye her devirde muvaffak olduk ancak, içerisini mâmûr edecek cemaati/insanı inşâ etmeyi maalesef başaramadık. İnsan hep ihmâl edilen, itilen, horlanan, dikkate ve ciddiye alınmayan oldu. Çoğunlukla bir eşya kadar kıymet görmedi nazarlarımızda… Bu nedenle, Allâh’ın bizlere emanet olarak verdiği en büyük sermayemiz olan ömrümüz, daima tehlikeli bir uçuruma doğru sürüklenmektedir.

Bugün, milletçe ve dünya insanlığı olarak zorlu imtihana tabi tutulduğumuz kovid-19 virüs salgını bile bizleri dünyevileşmenin, cami ve cemaatten uzak kalmakla cezalandırıldığımız fecaatin cenderesinden kurtarmaya yetmiyor belli ki…

Mü’minler için camilerin kapısı, cennete aralanan kapılardır/olmalıdır da… Duâlarında hep cennet nimetleri ve köşkleri isteyen bizler, oraya götürecek sâlih amellerle, cennetin yolunun yamaçlarında dolaşmak zorundayız.

Allah için dîvâna dur,

Asıl olan işte budur!

Cismindeki kalbe huzur,

Bulmak için gel câmiye…! 

Ve İlim ki Rabbimiz;

“Yaratan Rabbinin adıyla oku! O, insanı bir aşılanmış yumurtadan yarattı. Oku! Rabbin, en büyük kerem sahibidir. O Rab ki kalemle (yazmayı) öğretti. İnsana bilmedikleri şeyi öğretti.” {Alak, 96/1-5}

“Gerçek hükümdar olan Allah, yücedir. Sana O’nun vahyi tamamlanmazdan önce Kur’an’ı (okumakta) acele etme ve “Rabbim, benim ilmimi artır” de!” {TâHâ, 20/114}

“De ki: Rabbimin sözleri için denizler mürekkep olsa ve bir o kadar da ilâve getirsek dahi, Rabbimin sözleri bitmeden önce deniz tükenecektir.” {Kehf, 18/109}

“Şayet yeryüzündeki ağaçlar kalem, deniz de arkasından yedi deniz katılarak (mürekkep olsa) yine Allah’ın sözleri (yazmakla) tükenmez. Şüphe yok ki Allah mutlak galip ve hikmet sahibidir.” {Lokmân, 31/27}buyurur.

Hayat önderi Peygamberimiz (sav): “Dünyayı isteyen ilme sarılsın, âhireti isteyen ilme sarılsın, hem dünyayı hem de âhireti isteyen yine ilme sarılsın!” (Tergîb ve Terhîb Tercümesi, Hikmet Yay. 1/99.) tavsiyesinde bulunur.

Bedenin/cismin gıdası yiyecek ve içeceklerdir. Rûhun gıdası ise, faydalı ilim ve hikmeti elde etmektir. İlim (bilgi) öyle bir hazinedir ki, akrabalar tarafından bile yağma edilemeyen, hırsızlar tarafından çalınamayan ve başkalarıyla paylaştıkça azalmayan, aksine artan yegâne bir servettir. Hele bir de ilim, insanda güzel ahlâk ve huylarla birleşti mi, ondan daha değerli başka bir hazine yoktur.

“Okuyun gençler okuyun, çünkü mürekkebin akmadığı yerde kan akıyor!” diyor Ali Şeriatî. Peygamber Efendimizden rivâyet olunan bir hadis-i Şerif’te; “İlim öğrenmek, kadın-erkek her Müslümana farzdır.” (İbn-i Mâce) Buyurulur ve “beşikten mezara kadar” olması gerektiğine işaret edilir. Öyle ki, “ilim (bilgi) ve hikmet, mü’minin kaybolmuş malıdır. Onu nerede bulursa alması” gerektiği öğretilir kendisine.

Aslâ unutmamak lazımdır ki; ilmi (bilgiyi) âlimler arasında bulunup bilgiçlik taslamak için, sefîhlerle düşüp kalkarak ve onlarla tartışıp gâlip gelmeye çalışarak, şöhret olmak için insanların dikkatini kendi üzerine çekerek; “ne bilgili/alim adam” dedirtmek için kullanan kimseyi -hadiste buyurulduğu üzere- Allah cehennemine koyar.

İnsan dünyalık mal/para vb. şeyler kazanmak için nasıl ihtiyaç duyarsa, ilim elde etmeye de o nisbette, hatta ondan daha fazlasıyla ihtiyaç duyar/duymalıdır.

Kur’an’da ki; “Allah, kendilerine kitap verilenlerden, “Onu mutlaka insanlara açıklayacaksınız, onu gizlemeyeceksiniz” diyerek söz almıştı. Onlar ise bunu kulak ardı ettiler, onu az bir dünyalığa değiştiler. Yaptıkları alış-veriş ne kadar kötü!” {Âl-i İmrân, 3/187} hükm-ü ilâhîsinden bu sonucu çıkarmamız mümkündür.

“Vallâhi, Allâh’ın senin vâsıtanla bir kişiyi hidâyete erdirmesi, senin için kırmızı tüylü develerden daha hayırlıdır.” (Buhârî Hadisi)

“İlmi ya öğrenen ol, ya öğreten; ya dinleyen ol ya da bunları seven ol. Beşincisi sakın olma, yoksa helâk olursun!” Taberânî Hadisi)

“Ya Rabbi! Fayda vermeyen bilgiden, ürpermeyen kalbten, doymayan nefisten ve kabul olmayan duâyı yapmaktan sana sığınırım.” (Müslim/Tirmîzî)

İlim öyle bir ağaçtır ki, meyvesi ameldir. Allâh’ın rahmetini kazanmak için onu elde etmek gerekir. Ancak, insanı kurtaracak olan, yalnız başına ilim değil, sâlih ameldir, ihlâstır, tevâzûdur, samimiyettir. Ayrıca ilmimizin dilde olmasından çok, kalbimize nüfuz etmesine gayret göstermeli, öncelik vermeliyiz.

Yandı kitap dağlarım, garip bir hâl oldu,

Sonunda bana kalan, yalnız ilm-i hâl oldu!

Necip Fazıl Kısakürek


Şeref İŞLİYEN

26/09/2020 Cumartesi